Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık günlerinden biri olan 6 Şubat 2023 depremlerinin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. O felakette, resmi rakamlarla 50 binden fazla insanımızın yaşamını yitirdiği gerçeğiyle yüzleştik. Ve o acı gerçeğin bir alt metni vardı: O canların neredeyse tamamı, “ev” dedikleri apartman dairelerinde, beton blokların altında kaldı.
Bu ulusal travma, hepimize o acı soruyu sordurdu: Neden? Japonya‘dan daha az riskli olmayan, dünyanın en aktif fay hatlarından bazılarının üzerinde oturan bir ulus, neden inatla “yatay” (horizontal) ve “müstakil” bir yaşam yerine, “dikey” (vertical) ve “toplu” bir mimariyi seçti?
Türkiye‘de neden “müstakil ev kültürü” yerine, “apartman kültürü” bu kadar ezici bir şekilde hakim?
Bu bir “kültürel tercih” mi, yoksa bir “ekonomik zorunluluk” ve “sistemik bir tuzak” mı?
1. Mit: “Bu Bizim Kültürümüz” (Gerçek: Değildi, Yapıldı)
Söze, en büyük yanılgıyı düzelterek başlamak gerekir. “Apartman kültürü”, bizim geleneksel kültürümüz değildir.
Türkiye‘nin geleneksel mimarisi, coğrafyasına mükemmel uyum sağlamıştı: Ege‘de “taş evler”, Karadeniz‘de “ahşap yayla evleri”, Doğu‘da “kerpiç” yapılar, Anadolu‘da “bağ evleri” ve şehirlerde “avlulu konaklar”… Hepsi “yatay”, az katlı ve “toprakla” temas halindeydi.
Peki, ne değişti?
Değişim, 1950’lerdeki “büyük göç” ile başladı. Köyden kente, Anadolu‘dan İstanbul‘a, Ankara‘ya, Bursa‘ya akan milyonlarca insan için bir “barınma krizi” doğdu.
“Çözüm”, hızlı, ucuz ve “modern” görünendi: Apartman.
Apartman, o dönem “gecekondu”dan bir üst basamağa geçişin, “köylülükten” “şehirliliğe” terfinin sembolüydü. Bir “kültür” olarak değil, bir “zorunluluk” ve “modernleşme” vaadi olarak hayatımıza girdi. Ve bir daha asla çıkmadı.
2. Sistemin Ruhu: “Arsa Payı” ve “Rant” Ekonomisi
“Apartman” tercihinin asıl nedeni “psikolojik” değil, tamamen “ekonomiktir”. Ve bu ekonominin kalbinde, Türkiye‘ye özgü o sihirli (veya lanetli) kelime vardır: Rant.
Türkiye‘de zenginleşmenin ana yolu, “üretmek”ten çok, “arsa”ya ve “betona” yatırım yapmaktır. Bu sistem, “müstakil” ve “yatay” olanı cezalandırır, “dikey” ve “toplu” olanı ödüllendirir.

Nasıl mı? “Kat Karşılığı” Anlaşmasıyla: Elinizde İstanbul‘un merkezinde 500 metrekarelik bir arsa ve üzerinde 2 katlı, müstakil bir eviniz olduğunu düşünün.
- Seçenek 1 (Müstakil Hayal): Bu evi korursunuz. Yaşarsınız. Ama sermayeniz “ölü” durur.
- Seçenek 2 (Apartman Gerçeği): Bir müteahhitle anlaşırsınız. Müteahhit, o arsaya “dikey” olarak 10 katlı, 20 daireli bir apartman dikme iznini (imar planıyla) alır. Size o 20 daireden 8 tanesini “arsa payı” olarak verir, 12’sini de satıp kendi kârını alır.
Bir anda, “bir” eviniz, “sekiz” eve dönüşür.
Bu “rant” modeli, Türkiye‘deki tüm “şehirleşmenin” motorudur. Toprak sahipleri, tek bir evi “feda ederek” sekiz ev kazanmak için; müteahhitler ise “bedava” arsa üzerine 12 dairelik bir kâr marjı koymak için bu sistemi körükledi.
Bu sistemde, “müstakil ev”de kalmak, “akılsızca” bir ekonomik kayıp olarak kodlandı.
3. Ölümcül İkilem: “İmar” ve “Yönetmelik”
Bu “rant” sisteminin çalışması için, devletin (belediyelerin) sürekli “daha fazla kat” izni vermesi, yani “imar planlarını” değiştirmesi gerekir.
ABD‘nin Los Angeles‘ı da bir deprem bölgesidir, ancak orada “yatay” genişlemiş bir “müstakil ev” kültürü hakimdir. Japonya da bir deprem bölgesidir, orada “dikey” yapılaşma vardır.
Peki, fark ne? Japonya, “dikey” yapılaşmanın bedelini öder. Milyarlarca dolarlık sismik izolatörler, çelik konstrüksiyonlar ve inanılmaz katı “deprem yönetmelikleri” ile binalarını “sarsılmaz” kaleler olarak inşa eder.
Türkiye‘nin trajedisi ise şudur: Biz, Japonya’nın “dikey” yapılaşma modelini, Los Angeles’ın “gevşek” denetim ve inşaat kalitesiyle birleştirdik.
Sonuç: 6 Şubat.
6 Şubat‘ta yıkılan binalar (“Rönesans Rezidans” gibi lüks olanlar dahil), bize “dikey” mimarinin, eğer Japonya standartlarında yapılmayacaksa, bir “fay hattı” üzerinde “toplu mezar” inşa etmekten farksız olduğunu gösterdi.
4. O Hayali Soru: “Her Aileye Müstakil Dublex Ev Verilse?”
Peki, o “imkansız” hayali kuralım. Kasım 2025 itibarıyla, Türkiye‘deki yaklaşık 26 Milyon hanehalkının tamamına, 6 Şubat felaketini bir daha yaşamamak için, depreme dayanıklı (çelik konstrüksiyon veya modern ahşap/kompozit), 120 m²’lik müstakil dublex evler verdiğimizi varsayalım.
Bütçe Ne Olurdu?
1. İnşaat Maliyeti: Sadece “inşaat” maliyetini hesaplayalım. En “hesaplı” ve “hızlı” prefabrik/çelik konstrüksiyon çözümlerinin bile, 2025 maliyetleriyle (altyapı hariç) ev başına 70.000 – 100.000 USD arasında bir maliyeti olacaktır.
Ortalama 80.000 USD’den hesaplayalım: 26.000.000 (hane) x 80.000 $ = 2.080.000.000.000 $
Yani, 2 Trilyon 80 Milyar Dolar.
Bu rakamın ne anlama geldiğini anlamak için: Türkiye‘nin 2025 yılındaki tahmini Gayri Safi Yurt İçi Hasılası‘nın (GSYİH) yaklaşık 1.1 Trilyon Dolar olduğunu düşünün. Yani bu proje, ülkenin “iki yıllık” tam üretim değerine eşit.
2. Asıl Sorun: “Arsa” ve “Altyapı” Maliyeti İşin “çöktüğü” yer burasıdır. Bu 26 milyon evi “nereye” koyacaksınız?
- Arsa: Bu kadar evi “insani” bir bahçe payıyla yerleştirmek için, Türkiye‘nin en verimli tarım arazilerinin veya ormanlarının “imara” açılması gerekir. Bunun ekolojik maliyeti “hesaplanamaz”.
- Altyapı: “Yatay” mimari, “dikey” mimariden çok daha pahalı bir altyapı (yol, su, kanalizasyon, elektrik, internet) gerektirir. 100 haneli tek bir apartmana hizmet götürmek, 100 farklı müstakil eve kilometrelerce hat çekmekten çok daha ucuzdur.
Sonuç: Bütçe, imkansızın ötesindedir.
5. “Mantıklı” Olanın “Lüks” Sayıldığı Ülke
“Herkes müstakil evde otursun” projesi, gördüğümüz gibi “ekonomik” ve “coğrafi” olarak “imkansız”.
Peki, çözüm ne?
Çözüm, “müstakil” olanı “imkansız bir hayal” yapmaktan vazgeçmektir. Çözüm, Japonya gibi “dikey” yapacaksak, Japonya gibi “denetlemek” ve “maliyetine katlanmaktır”.
Ancak 6 Şubat bize gösterdi ki, müstakil ve depreme dayanıklı evlerde yaşamanın hayati önemi bir “tercih” değil, bir “zorunluluktur”.
Gününüzde Türkiye‘de “müstakil” bir ev istemek, “lüks” veya “kapitalist” bir arzu değildir. Bu, “en temel” güvenlik talebidir. Bu, geceleri “Acaba bu bina tabutumuz mu olacak?” diye düşünmeden uyuma talebidir.
Türkiye‘de “apartman kültürü” hakimdir, çünkü “rant ekonomisi” bunu emretmiştir. Ancak bu “kültür”, 6 Şubat‘ta iflas etmiştir. 50 binden fazla insanımızın canıyla ödediğimiz bu ders, bize “yaşam” tarzımızı değil, “hayatta kalma” modelimizi yeniden düşünmemiz gerektiğini en acı şekilde öğretmiştir.

