Fakirleşmek, sanıldığı gibi bir gecede olan bir şey değildir. Bu, kurbağanın kaynar suya atılması değil, suyun yavaş yavaş ısıtılması hikayesidir. Önce lükslerinizden vazgeçersiniz, sonra hobilerinizden, sonra temel gıdanızdan ve en sonunda hayallerinizden.
2026 Türkiye’sinde yaşadığımız şey, sadece bir ekonomik kriz değil, bir “sosyolojik erozyon” sürecidir. Maaşların enflasyon karşısında eriyen bir buz kütlesine dönüştüğü, umudun en pahalı para birimi haline geldiği bu dönemi analiz etmek, rakamların ötesine bakmayı gerektirir.
Vora olarak, vergideki adaletsizlikten gençlerin kararan geleceğine, artan şiddetten bedenin metalaşmasına kadar uzanan o karanlık zinciri, sansürsüzce masaya yatırıyoruz.
Vergide Eşitlik Tuzağı ve Adaletin İflası
Bir halkın fakirleşmesinin en temel matematiği, gelirde değil, giderdeki adaletsizlikte yatar. Devlet, “Vergide Eşitlik” ilkesiyle hareket ettiğinde, aslında en büyük adaletsizliği yapar.
Bugün fırından ekmek alan bir asgari ücretli ile lüks yatına yakıt alan bir holding patronu, o ürün üzerindeki dolaylı vergiyi (KDV, ÖTV) aynı oranda ödüyorsa, orada sosyal devlet çökmüş demektir. 100 TL kazananın cebinden çıkan vergi ile 100 Milyon TL kazananın cebinden çıkan vergi, oransal olarak aynı olduğunda, yük her zaman tabanın sırtına biner.
Doğalgaz ve elektrik gibi, bir insanın hayatta kalması için zorunlu olan “ısınma ve aydınlanma” giderlerinden yüksek oranda KDV alınması, ÖTV’nin bir lüks tüketim vergisi olmaktan çıkıp “yaşama vergisine” dönüşmesi, halkın alım gücünü değil, yaşam enerjisini sömürür. Zamlar yağmur gibi yağarken, kaşıkla verilen maaş artışları, kepçeyle alınan vergilerle saniyeler içinde buharlaşır.
Tencere Kaynamayınca Yıkılan Yuvalar
Eskilerin “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur” sözü, 2026 ekonomisinde geçerliliğini yitirmiştir. Samanlık artık ipoteklidir ve seyran edecek mecal kalmamıştır.
Gençlerin evlenememesi sadece romantik bir sorun değildir; bu, toplumun temel taşı olan ailenin kurulamaması demektir. Kurulan yuvalar ise finansal depremlerle sarsılmaktadır. Borç batağı, ev içindeki huzuru bir zehir gibi kemirir. Ödenemeyen kredi kartları, gelen icra mektupları ve “çocuğun okul masrafı” kavgaları, boşanma oranlarını patlatır.
Daha da kötüsü, bu borçlu-alacaklı ilişkisi, toplumsal şiddeti körükler. 3. sayfa haberlerine baktığımızda, cinayetlerin çoğunun altında “alacak verecek meselesi” yazar. Fakirlik, insanı sadece aç bırakmaz, aynı zamanda öfkeli ve tahammülsüz yapar.
Çaresizliğin Sektörleşmesi: Bedenin Metalaşması
Ekonomik çöküşün en karanlık ve en az konuşulan yüzü, ahlaki erozyondur. Bir ülkede dürüstçe çalışarak, sabah 8 akşam 6 mesai yaparak kazanılan para, kiranı bile ödemeye yetmiyorsa, insanlar “kısa yollara” sapar.
Genç kadınların ve hatta erkeklerin, hayatta kalabilmek veya o pompalanan lüks hayata bir nebze yaklaşabilmek için bedenlerini bir kazanç kapısına dönüştürmesi, bireysel bir tercih değil, sistemsel bir çaresizliktir. Fuhuşun, escortluğun veya sanal ortamda bedeni sergileyerek para kazanmanın (OnlyFans vb.) “en karlı iş kolları” arasına girmesi, o toplumun üretimden koptuğunun ve değer yargılarının iflas ettiğinin kanıtıdır. Umutsuzluk, ahlakı yener.
Pasaportun Ağırlığı ve Tersine Dönen Dünya
Fakirleşmek sadece içerde değil, sınırın ötesinde de hissedilen bir aşağılanmadır.
Bundan 10-15 yıl önce, ekonomik olarak küçümsenen, bize imrenerek bakan komşu ülkelerin vatandaşları, bugün Türk Lirası’nın değer kaybı sayesinde Türkiye’de krallar gibi tatil yapıp alışveriş yapıyor. Bizim insanımız ise o ülkelere gidebilmek bir yana, vize alabilmek için konsolosluk kapılarında günlerce bekletiliyor, potansiyel mülteci muamelesi görüyor.
Bir gencin en büyük hayalinin “kapağı yurt dışına atmak” olması, o ülkenin geleceğinin ipotek altına alınmasıdır. Kendi vatanında “yabancı”, yurt dışında “istenmeyen” olmak, psikolojik bir travmadır.
Vora’nın Son Sözü: Fakirlik Sadece Parasızlık Değildir
Halk günden güne böyle fakirleşir işte. Sadece cüzdanındaki para bitmez; neşesi biter, gururu incinir, geleceğe dair inancı yok olur.
Bir toplumun zenginliği, milyarderlerinin sayısıyla değil, asgari ücretlisinin markete girdiğinde başı dik alışveriş yapabilmesiyle, gencinin yarın ne olacağım korkusu olmadan uyuyabilmesiyle ölçülür. Bugün yaşadığımız, rakamların ötesinde, bir haysiyet

