Vefatının 87. yılına bir gün kala, Türkiye‘nin kurucusunun portresi, paradokslarla dolu bir “görkem” ve “öfke” mozaiği sunmaya devam ediyor.
Bir yanda, Atatürk‘ü “20. yüzyılın dehası” olarak selamlayan bir dünya var. Winston Churchill‘den John F. Kennedy‘ye, hatta kanlı bıçaklı düşmanı Yunan Başbakanı Venizelos‘a kadar (ki kendisini 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir), tüm küresel aktörlerin “saygısında” birleştiği bir “evrensel” figür.
Diğer yanda ise, bu “evrensel” figüre karşı, kendi ülkesinin “içinden” gelen, nesiller boyu aktarılan, kemikleşmiş bir “nefret” var. Sizin de tespit ettiğiniz gibi, bu “radikal-muhafazakâr” kesimin Atatürk‘e yönelttiği öfke; Hristiyanlara, Yahudilere veya Şii Müslümanlara yönelttikleri öfkeden çok daha “derin” ve “kişisel”dir.

Peki, nasıl oluyor da bir ulusun “kurtarıcısı” ve “kurucusu” olan bir lider, o ulusun bir kesimi tarafından “en büyük düşman” olarak kodlanabiliyor?
Bu, bir “siyasi” tartışma değil; bu, Türkiye‘nin 100 yıllık “kültürel iç savaşı”nın ta kendisidir. Bu “nefretin” nedenlerini anlamak için, Atatürk‘ün “ne yaptığını” değil, “neyi yıktığını” ve “neyi inşa ettiğini” anlamak gerekir.
Bölüm 1: Küresel Duruş – Anıtkabir’in “Evrensel” Sesi
Atatürk‘ün dünyadaki yerini görmek için, Anıtkabir Özel Defteri‘ne bakmak yeterlidir. O defter, Birleşmiş Milletler‘in “resmi olmayan” bir özetidir. Oraya imza atanların “kim” olduğu ve “ne yazdığı”, bu portrenin “dış” çerçevesini çizer.
Atatürk, sadece Batı‘nın değil, Doğu‘nun da kahramanıdır:
- Batılı Liderler (Düşmanlar ve Müttefikler):
- Charles de Gaulle (Fransa): “O, bir ulusun yeniden doğuşunu sağlayan, zamanımızın en büyük devlet adamlarından biriydi.”
- Queen Elizabeth II (İngiltere): “O’nun cesur ve ileri görüşlü liderliği, modern Türkiye’nin temelini attı.”
- John F. Kennedy (ABD): “Atatürk’ün adı, sadece kendi ulusu için değil, dünyada bağımsızlık ve barış arayan herkes için bir ilham kaynağıdır.”
- Winston Churchill (Eski Düşman – İngiltere): “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır.”
- Doğulu ve Ezilen Milletlerin Liderleri (İlham Kaynağı):
- David Ben-Gurion (İsrail’in Kurucusu): “Mustafa Kemal, sömürgeciliğe karşı savaşan tüm Doğu ulusları için bir modeldi.”
- Hamid Karzai (Eski Afganistan Devlet Başkanı): “Atatürk, sadece Türk milletinin kahramanı değil, aynı zamanda özgürlük arayan tüm milletler için bir ilham kaynağıdır.”
- Pervez Müşerref (Eski Pakistan Cumhurbaşkanı): “Atatürk, sadece 20. yüzyılın değil, tüm zamanların en büyük liderlerinden biridir.”

Anıtkabir defteri, Çin Devlet Başkanı’ndan Papa II. John Paul‘e kadar, ideolojisi veya dini ne olursa olsun, dünyanın “rasyonel” bir “devlet adamına” duyduğu saygının bir kanıtıdır. Dünya, Atatürk‘e baktığında şunu görür: Küllerinden bir “ulus-devlet” yaratan, “anti-emperyalist” bir kahraman, bir “modernleşme” dehası ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyen bir “barış” mimarı.
Bölüm 2: İç Kırılma – “Neden Sevmiyorlar?”
Öyleyse, dünya bu kadar netken, iç siyasetteki bu derin “nefret” nereden besleniyor?
Bu nefret, Atatürk‘ün Türkiye‘yi “kurtarmasına” rağmen değil, Türkiye‘yi “nasıl” kurtardığı ve “nasıl” kurduğu yüzündendir.
1. En “Affedilemez” Günah: Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Bu kesim için Atatürk, her şeyden önce “Halife’yi” ve “Saltanat’ı” deviren adamdır.
Ankara‘yı başkent yapması, Cumhuriyet‘i ilan etmesi “siyasi” hamlelerdi. Ancak Halifeliğin Kaldırılması, “siyasi” bir hamle değil, “dini” ve “ideolojik” bir “kopuş” idi. 1300 yıllık (Osmanlı ile 400 yıllık) “Sünni İslam” dünyasının “sembolik” liderliği olan Halifelik, onlar için Müslüman kimliğinin “ta kendisiydi”.
Atatürk, bu “merkezi” yıktı. O, “din”i, “devletin” temeli olmaktan çıkarıp, “devletin” kontrolüne (Diyanet’in kuruluşu) aldı.
Bu “radikal-muhafazakâr” bakış açısına göre bu, “modernleşme” değil, İslam‘a ve bin yıllık geleneğe yapılmış en büyük “ihanet”ti.
2. “Hain” vs. “Kâfir” Paradoksu (O “İçeriden” Biriydi)
Kullanıcının o parlak sorusuna (Neden Hristiyanları, Yahudileri ve hatta Şiileri bu kadar nefretle anmazken, Atatürk?) geliyoruz.
Bu, psikolojideki “iç grup/dış grup” dinamiğidir. Hristiyan veya Yahudi, bu ideoloji için “dış” gruptur; o, zaten “kâfirdir”, “düşmandır” ve “ötekidir”.
Ancak Atatürk, “dışarıdan” biri değildi. O, “içeriden” biriydi. O, bu topraklarda doğmuş, “Paşa” olmuş, “Gazi” olmuş, bu “ümmetin” bir parçası olarak görülmüş biriydi.
Bu bakış açısına göre, Atatürk‘ün “dini” değil, “aklı” ve “bilimi” rehber alması, O’nu bir “düşman” değil, bir “dinden dönen” (mürted) veya bir “hain” konumuna sokar. Birçok radikal ideolojide, “dışarıdaki kâfir”den çok, “içerideki hain” daha tehlikelidir ve daha büyük bir nefret objesidir.
Çünkü “kâfir” size dışarıdan saldırır; “hain” ise (onlara göre) “kaleyi” içeriden çürütür. Atatürk‘e olan bu nefret, O’nu Batı‘nın “projesi” olarak gören, “içeriden” bir “işgalci” olarak kodlayan bu komplo teorisinden beslenir.
3. Kültürel Devrimler: “Ruhun” Kaybı Olarak Görmek
Bu kesim için Atatürk devrimleri, bir “ilerleme” değil, bir “kimlik katliamıdır”.
- Harf Devrimi (1928): Bu, sadece “okuma-yazmayı” kolaylaştırmak olarak görülmedi. Bu, Kur’an‘ın “kutsal” yazısı olarak görülen Arap harflerinin atılıp, “kâfir” Latin harflerinin getirilmesiydi. Bu, yeni nesillerin 1000 yıllık İslami ve Osmanlı mirasıyla (fıkıh, tefsir, divan edebiyatı) bağının “koparılması” olarak yorumlandı.
- Şapka Kanunu (1925): Bu, bir “kıyafet” değişikliği değildi. Bu, Müslüman kimliğinin “sembolü” olarak görülen “Fes” veya “Sarık”ın zorla çıkarılıp, yerine Batılı “Şapka”nın, yani “düşmanın” sembolünün dayatılmasıydı.
- Medeni Kanun ve Kadın Hakları (1926 & 1934): Bu, Atatürk‘ün “en affedilemez” hamlelerinden biridir. İslami (Şer’i) hukuku temel alan Mecelle‘yi kaldırıp, İsviçre‘den (Batı’dan) “laik” bir Medeni Kanun getirdi. Kadına “boşanma”, “miras eşitliği”, “velayet” ve en önemlisi “seçme ve seçilme” hakkı (1934) verdi. Bu, Fransa‘dan, İtalya‘dan, İsviçre‘den bile önceydi.
Bu devrim, radikal-muhafazakâr “ataerkil” düzenin “temeline” dinamit koymaktı. Kadını “kamusal” alana çıkaran, onu “erkeğe” eşit kılan bu hamle, “dinin” ve “ailenin” (onların anladığı şekliyle) yok edilmesi olarak algılandı.

4. Neden 87 Yıl Sonra Hâlâ O?
Kasım 2025 itibarıyla, Atatürk‘e olan bu öfkenin hâlâ bu kadar “canlı” olmasının nedeni basittir: Atatürk, hâlâ “tarih” olmadı. O, hâlâ “güncel”.
Türkiye Cumhuriyeti, hâlâ Atatürk‘ün kurduğu o “fabrika ayarları” (laiklik, akılcılık, Batı yönelimi) ile O’nun “yıktığı” o “eski” düzenin (teokrasi, gelenekçilik, Doğu yönelimi) arasındaki “savaş alanı”dır.
Atatürk sevgisi nasıl “politik” bir duruşsa, Atatürk nefreti de “politik” bir duruştur.
Bu kesim için Atatürk, Anadolu bozkırında “bin yıllık” bir geleneği durduran ve rotayı “Batı”ya kıran adamdır. Türkiye‘nin “aslına” dönmesi için, önce o “rotayı kıran” adamın “itibarsızlaştırılması” gerekir.
Vora.com.tr’den Not: Atatürk portresi, bu yüzden “gri” değildir; “siyah” ve “beyaz”dır. O’nu ya “tamamen” seversiniz ya da “tamamen” reddedersiniz. Çünkü Atatürk bir “şahıs” değil, bir “fikirdir”.
Dünya O’na saygı duyuyor çünkü O’nun “küllerinden bir ulus yaratma” ve “barışı inşa etme” fikrini “evrensel” buluyor.
Bu kesim O’ndan nefret ediyor çünkü O’nun “aklı ve bilimi” rehber alan “laik” ulus fikrini, kendi “inanç” temelli dünya görüşlerine “ihanet” olarak görüyor.
87 yıl sonra, Türkiye hâlâ bu iki “fikir” arasındaki mücadelesini vermeye devam ediyor. Ve bu mücadele sürdükçe Atatürk, Türkiye‘nin en “canlı”, en “sevilen” ve en “nefret edilen” figürü olmaya devam edecek.

