Bazen hayat, en büyük iddialarımızı, en zayıf noktamızdan vurarak yüzümüze çarpar. Arabesk dünyasının “kasımpaşalı” asi kızı, güçlü sesi Güllü’nün hikayesi, ne yazık ki şarkılarından bile daha acı bir finalle bitti.
Eylül ayında Yalova’daki evinin terasından düşerek hayatını kaybettiğinde, herkes bunu talihsiz bir kaza veya intihar sanmıştı. Ancak bugün gelen son dakika haberi, bu ölümü bir “anne trajedisine” dönüştürdü. Güllü’nün kızı Tügyan Ülkem, annesinin ölümüyle ilgili şüpheli sıfatıyla, yurt dışına kaçmak üzereyken teknede yakalandı.
Bu olay, hafızalarımıza kazınan o meşhur polemiği ve “büyük konuşmanın” ağırlığını yeniden gündeme getirdi. Vora olarak, Güllü’nün hikayesi üzerinden “evlatla sınanmak” kavramını mercek altına alıyoruz.
O Meşhur Tartışma ve Kaderin Cilvesi
Yıllar önceydi. Güllü, dönemin ikonlarından Banu Alkan ile girdiği bir polemikte, annelik üzerinden çok sert, çok iddialı cümleler kurmuştu. Banu Alkan’ın çocuksuzluğuna atıfta bulunarak; “Sen çocuk doğuramadın, ben aslanlar gibi evlatlar doğurdum” minvalinde, anneliği bir güç gösterisi, bir “başarı” rozeti gibi sunmuştu.
O gün “aslan” diye övünülen evlat, bugün o annenin şüpheli ölümünün baş zanlısı olarak manşetlerde.
Bu durum bize Anadolu irfanının o kadim uyarısını hatırlatıyor: “Kınadığın yerden sınanmadan ölmezsin.” Güllü, anneliği bir başkasını ezmek için bir silah olarak kullanmıştı. Kader ise onu, tam da o en güvendiği, en övündüğü yerden, “anneliğinden” vurdu.
Evlat, İnsanın En Büyük Zaaflı Aynasıdır
Psikolojide ebeveyn-çocuk ilişkisi, çoğu zaman “tamamlanmamış benliklerin” savaşıdır. Güllü, zor bir hayattan gelmiş, tırnaklarıyla kazıyarak bir yere gelmiş “güçlü” bir figürdü. Ancak çocuklarıyla (özellikle kızıyla) olan ilişkisi, basına yansıdığı kadarıyla hep fırtınalıydı.
Kızı Tügyan’ın, annesinin ölümü sonrası verdiği çelişkili ifadeler, “Annem alkollüydü, düştü” savunmaları ve son olarak kaçarken yakalanması… Tüm bunlar, bir evladın, anneyi sadece bir “ebeveyn” olarak değil, belki de bir “rakip” veya “engel” olarak gördüğü o karanlık psikolojiyi işaret ediyor.
Güllü’nün “aslanı”, onu koruyan değil, belki de (iddialar kanıtlanırsa) onun sonunu getiren bir güce dönüştü.
Şöhretin Gölgesinde Büyüyen Çocuklar
Ünlülerin çocukları olmak, dışarıdan göründüğü kadar ışıltılı değildir. Ebeveynin gölgesinde kalmak, sürekli kıyaslanmak ve o “güçlü anne/baba” figürünün altında ezilmek, çocuklarda narsisistik yaralanmalara yol açabilir.
Tügyan’ın profiline baktığımızda, annesinin şöhretiyle var olmaya çalışan ama aynı zamanda ona öfke duyan bir evlat profili görüyoruz. Bu öfke, ne yazık ki en trajik şekilde, bir balkondan düşüşle son buldu.
Büyük Konuşmanın Bedeli mi?
Güllü’nün hikayesi, sadece bir adli vaka değil, toplumsal bir derstir.
Hayatta sahip olduklarımızla (evlat, mal, şöhret) başkalarına üstünlük tasladığımızda, hayat o “sahip olduklarımızı” birer imtihan aracına dönüştürüyor. “Benim çocuğum yapmaz”, “Ben iyi yetiştirdim”, “Ben doğurdum” cümleleri, kaderin en sevmediği cümlelerdir.
Bugün Güllü’nün mezarında kemikleri sızlıyor olabilir ama asıl sızı, toplum olarak bizim vicdanımızda olmalı. Annelik kutsaldır ama evlat, sahibi olduğumuz bir mülk değil, karakteriyle, hatalarıyla ayrı bir bireydir. Ve bazen o birey, annesinin en büyük trajedisi olabilir.
Vora’nın Son Sözü: Sessizce Sevmek
Güllü, sesiyle milyonların acısına tercüman oldu. Şimdi ise ölümüyle bize sessiz bir ders veriyor: Sevdiklerinle, evlatlarınla övünme. Onları hayatının “başarısı” gibi boynunda taşıma. Çünkü hayat, en çok güvendiğin dalı kırmayı sever.
Adalet, Tügyan’ın suçlu olup olmadığını ortaya çıkaracaktır. Ancak vicdan mahkemesinde, o “Büyük Konuşma”nın yankısı uzun süre silinmeyecek. Huzur içinde uyu Güllü; sınavın bitti, şimdi şarkıların konuşsun.

