Sabahları yataktan kazınarak kalkıyoruz. İki kat merdiven çıktığımızda nefesimiz kesiliyor. Odaklanma sorunu yaşıyoruz ve kolektif bir tahammülsüzlük içindeyiz. Çoğu zaman bunu strese, kış depresyonuna veya şehir hayatının kaosuna bağlıyoruz. Oysa sorunun kökü çok daha derinlerde ve çok daha biyolojik.
Türkiye, sessiz bir kansızlık yani anemi salgınıyla boğuşuyor.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine ve yerel istatistiklere baktığımızda, Türk halkının demir depolarının alarm verdiğini görüyoruz. Ancak bu sadece bir beslenme eksikliği değil; bu bir eğitim eksikliği, bir ekonomik kriz sonucu ve en acısı, sağlık sistemindeki kan kaybının vatandaşın damarlarına yansımasıdır.
Vora olarak, neden ülkece solgun olduğumuzu, yanlış bildiğimiz doğruları ve doktor göçünün bu tablo üzerindeki etkisini masaya yatırıyoruz.
Çay, Simit ve Kültürel Sabotaj
Bizim kültürümüzde kahvaltı sofrasının baş tacı çaydır. Ancak bilimsel gerçek şudur ki yemekle birlikte veya hemen üzerine içilen o koyu çaylar, aldığımız demirin emilimini bıçak gibi kesiyor.
Türk halkı olarak et, yumurta veya bakliyattan alacağımız faydayı, kendi elimizle yok ediyoruz. Tanen maddesi içeren çay ve kahve tüketiminin bu denli yüksek ve zamansız olması, bizi demir fakiri yapıyor.
Buna bir de karbonhidrat ağırlıklı beslenme ekleniyor. Simit, poğaça, börek ve ekmek… Karın doyuran ama hücreleri beslemeyen bu boş kaloriler, tokluk hissi verse de vücudu kof bırakıyor. Vitamin ve mineralden yoksun bu beslenme rutini, ulusal yorgunluğumuzun birinci sebebi.
Doktor Göçünün Ağır Faturası
Kansızlığın artışındaki en kritik ve en az konuşulan nedenlerden biri, sağlık sistemindeki nitelik kaybıdır.
Son beş yılda binlerce yetişmiş uzman doktorumuzu yurt dışına, özellikle Almanya ve İngiltere’ye kaptırdık. Kalan doktorlar ise devasa bir hasta yükü altında eziliyor. Nüfusa göre doktor sayısının yetersiz olması, muayene sürelerini 5 dakikanın altına indirdi.

Bu süre zarfında doktorun hastayı derinlemesine analiz etmesi, beslenme alışkanlıklarını sorgulaması ve aneminin altındaki asıl nedeni (belki bir mide kanaması, belki genetik bir sorun) bulması imkansızlaşıyor. Çözüm genellikle hızlıca bir demir ilacı yazıp göndermek oluyor. Ancak kök neden çözülmediği için hasta altı ay sonra yine aynı şikayetle, daha da yorgun bir şekilde sisteme geri dönüyor. Yetişmiş beyinlerin göçü, halkın sağlığında onarılmaz gedikler açıyor.
Pekmez Efsanesi ve Yanlış İnanışlar
Halk arasındaki kulaktan dolma bilgiler, tıbbi gerçeklerin önüne geçmiş durumda. Çocuğu kansız kalan bir anneye verilen ilk tavsiye hala pekmez içir oluyor.
Oysa pekmezin demir içeriği sanıldığı kadar yüksek değildir ve içerdiği yoğun şeker, faydadan çok zarar getirebilir. Gerçek demir kaynağı olan kırmızı et, karaciğer veya yeşil mercimek yerine, şekerli gıdalara yüklenmek, sorunu çözmediği gibi obezite ve diyabet riskini artırıyor.
Ayrıca C vitamininin demir emilimini artırdığı gerçeği (etin yanında bol limonlu salata yemek gibi) toplumun büyük kesimi tarafından bilinmiyor veya uygulanmıyor. Bilgisizlik, en az virüsler kadar tehlikeli bir halk sağlığı sorununa dönüşüyor.
Kırmızı Etin Lüksleşmesi
Meselenin inkar edilemez bir ekonomik boyutu da var. Gıda enflasyonu ve hayvancılık maliyetlerinin artması, kırmızı eti ve sakatatı birçok hane için ulaşılmaz kıldı.
Kaliteli proteine ulaşamayan, öğünlerini makarna ve pilavla geçiştirmek zorunda kalan geniş halk kitleleri, biyolojik bir açlık yaşıyor. Vücut, kan üretmek için gereken hammaddeyi bulamıyor. Bu durum, sadece fiziksel sağlığı değil, zihinsel performansı, çocukların okul başarısını ve toplumun genel psikolojisini de aşağı çekiyor.
Vora’nın Son Sözü: Damarlarımızdaki Kriz
Türklerin kansız kalması, sadece tıbbi bir vaka değil, sosyolojik bir alarmdır.
Çay bardağını yemekten bir saat sonraya ertelemek bireysel bir çözüm olabilir. Ancak gıdaya erişimi kolaylaştırmak, sağlık sistemindeki doktor açığını kapatmak ve beyin göçünü tersine çevirmek, devletin ve toplumun ortak ödevidir.
Yanaklarımızdaki o solgunluk, sadece demir eksikliğinden değil, yaşam kalitemizdeki eksiklikten kaynaklanıyor. Kendimize gelmek için önce kanımıza sahip çıkmamız gerekiyor.

