Gündem, artık “üçüncü sayfa haberi” olmaktan çıkıp, “yaşamın normali” haline gelen bir şiddet sarmalıyla dolu. İstanbul‘da, 13 yaşında ve 9 suç kaydı olan bir çocuk, bir düğünde 16 yaşındaki bir genci zorbalıyor. Uyarılınca silahını çıkarıyor, 60 yaşında bir dedeyi öldürüyor.
Bu haber, münferit bir trajedi değil. Bu, Türkiye‘deki asayiş probleminin ulaştığı “azgınlaşma” seviyesinin, toplumu zehirleyen o “kolektif çürümenin” bir semptomu.
Peki, bu noktaya nasıl geldik?
Bu çöküşün nedenleri çok katmanlı: Ekonomik kriz, kontrolsüz göç, adalet sistemindeki erozyon ve toplumsal ahlakın çöküşü. Hepsi doğru.
Ancak bu zehrin, toplumsal damarlarımıza 19 yıl boyunca, her Cuma akşamı, “normal” bir şeymiş gibi enjekte edilmesinde, bir “kültürel” suç ortağı olabilir mi?
Bu soruyu sormak zorundayız: Türkiye’deki asayiş probleminin nedenlerinden biri, 19 yıldır aralıksız devam eden “Arka Sokaklar” dizisi mi?
“Kültürel Fikstür”: 19 Yıllık Aralıksız Maruz Kalma
Arka Sokaklar, bir “dizi” değildir. O, Türkiye‘nin “kültürel fikstürü”dür. 31 Temmuz 2006’da ilk yayınlandığında doğan çocuklar, 2025 itibarıyla 19 yaşında, askerliğini yapmış gençler.
Bir nesil, “Rıza Baba” ve ekibinin her hafta en az bir “cinayet”, bir “rehine krizi”, bir “mafyatik” hesaplaşma veya bir “aile içi” dehşet vakasını çözdüğü bir ülkede büyüdü.
Elbette bu dizi “tek neden” değildir. Ancak bu “azgınlaşmada” önemli bir sebep noktası ve bir “hızlandırıcı” olduğu tezini, psikolojinin en temel teorileriyle incelemek zorundayız.
1. Psikolojik Etki: “Duyarsızlaşma” (Desensitization)
Psikolojide Duyarsızlaşma olarak bilinen bir kavram vardır. Bu, bir uyarana (özellikle şiddet veya travma) tekrar tekrar maruz kaldığınızda, beyninizin ve sinir sisteminizin o uyarana verdiği “tepkinin” azalması, körelmesidir.

İlk kez bir “silahlı çatışma” sahnesi gördüğünüzde irkilirsiniz. Beşinci kez gördüğünüzde, normal karşılarsınız. Beş yüzüncü kez (ve 19 yıl boyunca her hafta) gördüğünüzde, o sahne artık sizin için “çay içerken” izlenen, “sıradan” bir olaya dönüşür.
Arka Sokaklar, tam olarak bunu yaptı.
- Cinayeti, “sıradanlaştırdı”.
- Mafyatik hesaplaşmayı, “gündelik hayatın bir parçası” yaptı.
- Silahlı çatışmayı, “sorun çözmenin” bir “metodu” haline getirdi.
Toplum, Arka Sokaklar‘daki bu yaşananları “kanıksadı”. “Kanıksamak”, yani “duyarsızlaşmak”, bir toplumun ahlaki çöküşünün ilk adımıdır.
2. “Ekme Kuramı” ve “Kötü Dünya Sendromu”
İşin daha tehlikeli bir boyutu daha var. Medya teorisyeni George Gerbner‘in “Ekme Kuramı” (Cultivation Theory) adını verdiği bir hipotez vardır. Bu teoriye göre, uzun süre “medya” (özellikle televizyon) tüketen insanlar, “gerçek” dünya ile “medyadaki” dünyayı ayırt edememeye başlar.
Arka Sokaklar‘ın 19 yıl boyunca ektiği “tohum” şudur: Türkiye, inanılmaz derecede tehlikeli bir yerdir. Her köşe başında bir “psikopat”, her sokakta bir “çete”, her ailede bir “suçlu” vardır.
Bu “Kötü Dünya Sendromu”nu yarattı. İnsanlar, dünyanın “normalde” de bu kadar “kötü” olduğuna inandıkça, iki sonuç doğdu:
- Paranoya: Toplum, sürekli bir “savunma” ve “korku” haline geçti.
- Kabullenme: 13 yaşındaki bir çocuğun 9 suç kaydının olması veya birini öldürmesi, bu “Kötü Dünya”da “beklenen”, “normal” bir olay olarak algılandı. Olayı “kınadık” ama “şaşırmadık”. Çünkü Arka Sokaklar bizi 19 yıldır bu “şaşırmama” haline “eğitmişti”.
3. O “En Karanlık” Tabu: İçimizdeki Şeytana İzin Vermek
İşte en kritik nokta: Bir diziyi izlemek, “sağlıklı” bir insanı “suçlu” yapar mı? Hayır.
Ancak, o izleyicinin “içinde” zaten bir “şeytan” varsa, o “eğilim” varsa ne olur?
“Düşünülmesi bile insanı ürperten” en karanlık suçları (aile içi şiddet, istismar, işkence, cinayet) düşünün. Normal bir toplumda bu eylemler, “tabu”dur. “Asla yapılamaz” olarak kodlanmıştır.
Ama siz bu “tabuları”, “reyting” almak için her hafta bir “dizi konusu” yaparsanız ne olur?
İzleyici (özellikle o “eğilimli” izleyici), şunu düşünmeye başlar: Demek ki bu, çok da sıradışı bir şey değilmiş. Demek ki bu, “olabilen”, “yaşanan” bir şeymiş. Demek ki “bunu yapan tek kişi” ben değilim…
Arka Sokaklar ve benzeri yüzlerce dizi, o “en karanlık” suçları “görünür” kılarak, o suçların “tabu” olma özelliğini yok etti. O suçu işlemek ile “kişi” arasına konan o “toplumsal utanç” duvarını yıktı.
O “içindeki şeytana” sahip olan kişiye, “Yalnız değilsin, bu normal” mesajını verdi. Ve o “içindeki şeytana” izin vermek, artık daha “kolay” hale geldi.
4. Sadece “Kötü Örnek” Değil, Bir “Eğitim”
Dizinin “kötü örnek” olacak yüzlerce konuyu içermesi bir yana, aynı zamanda bir “yöntem” öğreticisi olmasıdır.

Bu diziler, 19 yıl boyunca izleyicisine sadece “suçun” normal olduğunu değil, aynı zamanda:
- Suçun “nasıl” işleneceğini,
- Polisten “nasıl” kaçılacağını,
- Delillerin “nasıl” karartılacağını,
- Yargı sisteminin “açıklarının” ne olduğunu,
- Ve polisin “nasıl” davrandığını da öğretti.
Türkiye‘de suçluların “dizi senaryolarını” aratmayan yöntemler kullanması bir tesadüf mü, yoksa 19 yıllık bir “görsel eğitimin” sonucu mu?
Vora’dan Not: Suçlu Kim?
Türkiye‘deki asayiş probleminin “tek nedeni” elbette Arka Sokaklar dizisi değildir. Bu tezi savunmak, “cahillik” olur. Gerçek nedenler; ekonomik çöküş, toplumsal travmalar, eğitimsizlik ve adalet sisteminin iflasıdır.
Ancak Arka Sokaklar, bu “iflas” etmiş sistemin “anestezi” iğnesi olmuştur.
O, Türkiye‘nin “gerçek” ve “çözülemeyen” sorunlarını (13 yaşındaki katiller, suç çeteleri) aldı, onları “kurgusal” bir dünyaya taşıdı ve her Cuma akşamı “Rıza Baba”ya 90 dakikada çözdürerek, topluma “sahte” bir “rahatlama” (katarsis) yaşattı.
Bizi “rahatlattı”, ama aynı zamanda “duyarsızlaştırdı”. Bizi “eğlendirdi”, ama aynı zamanda “eğitti”.
Arka Sokaklar‘ın asıl “suçu”, şiddeti “göstermesi” değildir. Asıl suçu, 19 yıl boyunca, “şiddeti” ve “suçu” bu kadar “basit”, “gündelik” ve “sıradan” bir “yaşam biçimi” olarak “normalleştirmesidir”.
Ve bir toplum, “cinayeti” kanıksadığı an, “insan” olmayı bırakır.

