Yazar: VORA

Hızın, gürültünün ve “parlak” olanın yüceltildiği bir çağdayız. Ancak milyonlarca okur, sığınağı, ilhamı ve “anlaşılma” hissini, en “sessiz” görünen hikayelerde buluyor. İşte bu sessizliğin en gür sesi, Şermin Yaşar. O, “influencer” veya “yazar” gibi modern etiketlerin dar kalıplarına sığmayı reddeden, başlı başına bir “kültürel fenomen”. Şermin Yaşar’ın portresi, Türkiye’de bir “persona”nın nasıl “toplumsal bir vicdana” ve “ulusal bir hafızaya” dönüştüğünün hikayesidir. O, “Oyuncu Anne” olarak girdiği hayatlarımıza, “kelimelerin” ve “kayıp” hikayelerin koruyucusu olarak kök saldı. Ve o meşhur kitabının adıyla fısıldadığı gibi, o bizim “Söyleme Bilmesinler” dediğimiz, içimize attığımız ne varsa, hepsini bilen ve şefkatle iyileştiren “sırdaş” oldu. 1. Perde:…

Devamını oku

Sahneleri bırakışının üzerinden yıllar geçmiş. Artık o devasa konser salonlarında yok, televizyon ekranlarında görünmüyor. Ancak bir Cuma akşamı, bir “rakı” masasında, “Gidiyorum” çalmaya başladığında; bir ayrılık sonrası, sabaha karşı “Beni Unutma”ya sığınıldığında; bir düğünde “Hadi Bakalım” ile coşulduğunda, Sezen Aksu oradadır. Çünkü Sezen Aksu, 2025 itibarıyla artık bir “pop yıldızı” değildir. O, bir “insan” olmanın ötesine geçmiştir. O, bu coğrafyanın “kolektif bilinçaltı”dır. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin “resmi olmayan” duygusal marşlarının bestesidir. Denizli’de doğup, İzmir’de “filizlenen” ve İstanbul’u fetheden bu “Minik Serçe” lakaplı dev, nasıl oldu da her badireyi atlatıp, her nesli (X, Y, Z ve şimdi de Alfa) yakalayan, dokunulmaz bir…

Devamını oku

İstanbul’un ışıltılı kaosu, tarihi katmanları ve “görsel” cömertliği yanında, Ankara her zaman bir adım geride, daha “ciddi”, daha “içine kapanık” ve (kabul edelim) çoğu kişi için “gri” bir şehir olarak etiketlenir. İstanbul “duygu” ise, Ankara “mantık”tır. Ancak Kasım 2025 itibarıyla, bu “gri” şehrin portresini anlamak için, onu bir “turizm” destinasyonu olarak değil, 20. yüzyılın en cesur “modernleşme” projesi olarak okumak gerekir. Ankara, bir şehir değil, bir “fikirdir”. O, tesadüfen büyümemiş; “irade” ile inşa edilmiştir. 1. “Neden?” – Bir Köyü Başkent Yapan Devrimci Seçim Her şey, Mustafa Kemal Atatürk’ün o radikal kararıyla başladı. 13 Ekim 1923’te Ankara başkent ilan edildiğinde, bu,…

Devamını oku

“Sabancı” soyadı, Türkiye’de bir etiket, bir miras ve bir ağırlık taşır. Ancak Pınar Sabancı, bu güçlü etiketin gölgesinde kalmayı reddeden, kendi kimliğini “zarafet”, “entelektüel birikim” ve “girişimcilik” ile ilmek ilmek ören, 2025’in en ilham verici kadın figürlerinden biri. Kasım 2025 itibarıyla, “Sessiz Lüks” (Quiet Luxury) akımının Türkiye’deki en doğal temsilcisi o. Magazin sayfalarında “ne giydiği” ile yer alsa da, onun asıl hikayesi “ne düşündüğü” ve “ne ürettiği” ile ilgili. Pınar Sabancı’nın portresi, “ya o… ya bu…” diyen dünyaya karşı, “hepsi birden” olabilmenin mümkün olduğunu gösteren modern bir manifestodur. O, aynı anda Oxford eğitimli bir psikolog, bir teknoloji girişimcisi, bir “wellness”…

Devamını oku

Kasım 2025 itibarıyla, siyaset sahnesine baktığımızda, “efsunlu” (büyülü) olarak tanımlanabilecek çok az yeni figür var. Özellikle ABD siyasetinde, Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC) 2018’deki meteorik yükselişinden bu yana, “sistemi” bu kadar heyecanlandıran, “statüko”yu bu kadar rahatsız eden ve Z kuşağını bu kadar “organik” bir şekilde yakalayan ikinci bir isim varsa, o da şüphesiz Zohran Mamdani’dir. Peki, New York Eyalet Meclisi’nde Astoria, Queens gibi inanılmaz derecede çeşitli bir bölgeyi temsil eden bu genç Hint-Ugandalı Amerikalı sosyalistin “efsunu” nedir? Onun başarısının ardındaki “sır”, tek bir cevapta gizli değil. O, Batı siyasetinin sıkıcı, takım elbiseli normlarını yıkan; “sanat”, “aktivizm”, “kimlik” ve “korkusuzluğun” mükemmel bir kesişim…

Devamını oku

Yaşı 30’ları, 40’ları devirmiş, kariyerinde belli bir yere gelmiş, kendi evini (belki kirasını) ödeyen, kendi tatilini planlayan, ne istediğini (ve daha da önemlisi ne istemediğini) bilen milyonlarca kadın ve erkeğiz. Ve hepimizin ortak bir “sorunu” var: Evlenemiyoruz. Daha da doğrusu, evlenmiyoruz. Ya da evlilikten “korkuyor” ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde “kaçıyoruz”. Bu, 20. yüzyılın “evlenememe” kaygısından farklı. Bu, “kısmetim kapalı” basitliğinde bir fal yorumu değil. Bu, “evlensem mi bir türlü, evlenmesem mi bir türlü” ikileminde sıkışıp kalmış, modern, rasyonel ve “paranoyak” bir neslin “varoluşsal” felç halidir. Peki, nasıl oldu da insanlık tarihinin en temel “hayat adımı” olan evlilik kurumu, bizim neslimiz…

Devamını oku