Abone Ol ve Güncelle
Girişimcilik ve ilham hikayelerinden haberdar olun.
Yazar: VORA
Şalgam suyu, adının aksine, sadece “şalgam” (beyaz turp) ile ilgili değildir. O, asıl rengini ve antioksidan gücünü, siyah (mor) havuçtan alan, laktik asit fermantasyonu ile (tıpkı turşu gibi) “kurulan”, tuzlu, ekşi ve (tercihen) acı bir “fermente” içecektir.
Toplum olarak sağlıklı yaşam ve bakım konularına hiç bu kadar odaklanmamıştık. İstanbul, İzmir, Ankara ve Antalya başta olmak üzere, her köşe başında “spa”, “hamam”, “masaj salonu”, “terapi merkezi” tabelalarına rastlarken, internet reklamlarında da “derin mutlu masaj”, “mutlu sonlu masaj salonu”, “özel spa masaj salonu” gibi internet reklamlarına şahit oluyoruz.
Vefatının 87. yılına bir gün kala, Türkiye’nin kurucusunun portresi, paradokslarla dolu bir “görkem” ve “öfke” mozaiği sunmaya devam ediyor. Bir yanda, Atatürk’ü “20. yüzyılın dehası” olarak selamlayan bir dünya var. Winston Churchill’den John F. Kennedy’ye, hatta kanlı bıçaklı düşmanı Yunan Başbakanı Venizelos’a kadar (ki kendisini 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir), tüm küresel aktörlerin “saygısında” birleştiği bir “evrensel” figür. Diğer yanda ise, bu “evrensel” figüre karşı, kendi ülkesinin “içinden” gelen, nesiller boyu aktarılan, kemikleşmiş bir “nefret” var. Sizin de tespit ettiğiniz gibi, bu “radikal-muhafazakâr” kesimin Atatürk’e yönelttiği öfke; Hristiyanlara, Yahudilere veya Şii Müslümanlara yönelttikleri öfkeden çok daha “derin” ve “kişisel”dir.…
On yıl önce, Avrupa’nın veya Amerika’nın kapısını çalmak, eğitimli, şehirli bir Türk vatandaşı için “heyecanlı” bir prosedürdü. Bugün ise “küçük düşürücü” bir sorgulamaya dönüştü. Schengen konsolosluklarının önünde biriken o utanç verici “ret” yığınları, o “Vize Duvarı”, sadece bürokratik bir engel değil. O, Batı dünyasının Türkiye’ye ve “Türklük” kimliğine karşı çektiği “kadife” bir perdenin, “Siz artık bizim kulübümüzde değilsiniz” demesinin en somut halidir. Peki, ne oldu? 2000’lerin başında Avrupa Birliği’ne aday, Doğu ile Batı arasında “modern, dinamik ve laik” bir köprü olarak parlatılan “Marka Türkiye”, nasıl oldu da 2025 itibarıyla “güvenilmez”, “kaotik” ve “Ortadoğulu geri kalmış bir millet” algısına hapsoldu? Bu…
Güney Kore yapımı “Mouse” dizisinin temel sorusu şuydu: Bilim, “psikopat genini” anne karnında, bir fetüsten %99 doğrulukla tespit edebilen bir test icat etse ne olurdu?
Bir yanda 2005 yılında Hindistan’da “kült” mertebesine ulaşan, yönetmen S. Shankar’ın renkli, opera-vari adalet çığlığı “Anniyan”. Diğer yanda, 2025 Türkiye’sinin “neo-noir” karanlığından beslenen, (varsayımsal) “Dehşet Bey”.
Nevzat Aydın, Türk girişimci, melek yatırımcı ve filantropisttir. Türkiye’nin ilk ve en büyük online yemek siparişi portalı Yemeksepeti’nin kurucu ortağı ve eski CEO’sudur. 2015’te şirketini Delivery Hero’ya sattıktan sonra, satıştan elde ettiği kişisel payından 27 Milyon Dolar’ı çalışanlarıyla paylaşmasıyla tanınır. Günümüzde teknoloji girişimlerine mentorluk yapmaktadır.
Ferdi Tayfur fenomeni, bir “müzik” başarısı değildir; bu, sosyolojik bir “kazanım”dır. O, Orhan Gencebay’ın “felsefi” derinliği ile Müslüm Gürses’in “fatalist” (kaderci) teslimiyeti arasında duran, Türkiye’nin “öteki” yüzünün hem “vicdanı” hem de “isyanı” oldu.
Güneşli bir Pazar öğleden sonrası. Moda’da, Cihangir’de veya Alsancak’ta bir kafe. Dışarıdaki masalardan biri “tek” kişilik. Üzerinde bir laptop, bir fincan kahve ve 30’lu yaşlarında bir kadın (ya da bir erkek).
Türkiye’deki Z Kuşağı ve Milenyallerin hayatını tam ortadan ikiye bölen o “varoluşsal” sorunun derinlemesine bir analizidir.
